Rüzgarda Savrulan Sonbahar Yaprakları
Sadi Kayalıbay
Hiç düşündünüzmü? Bu dünya hayatına başlamamızla birlikte,ister farkında olalım isterse olmayalım,temel kaygımız "Hayatın anlamı" üzerine oluyor...Yaşadığımız hayatlarımıza anlam yükleme kaygımız o kadar temel bir ihtiyaç ki,bizi (Doğru veya yanlış fark etmez.) çok çeşitli arayışlara sürüklüyor.Kendimize,çevremize ve dünyaya baktığımızda,gördüğümüz zulüm ve haksızlıklar,bu arayışlarımızı daha da derinleştiriyor.
İşte,hayatı sadece 5 duyumuzla algılayıp,güncel tabir ile "Reel gerçekler" çerçevesinde yorumlamamız,bizi hiçlik denizinde boğuyor.Mutsuzluklarımızın,doyumsuzluklarımızın ve hazımsızlıklarımızın en büyük tetikcisi olan,hayatı reel gerçekler çeçevesinde yorumlamak kaygısı bizi rüzgarda savrulan sonbahar yaprakları misali oradan oraya savurup duruyor.
Yukarıda anlatılanları birkaç örnekle yorumlamak istiyorum.Çok eskiden okumuş olduğum,Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler isimli romanında,temel karakterlerden olan iki kardeş,İvan ve Alyoşa'nın bir diyaloğu çok ilginçti.(İvan bir nihilist,Alyoşa ise hıristiyan bir rahipti.) İvan'ın kardeşine anlattığı bir olayda,dindar olan bir anne ve baba,5 yaşlarındaki küçük kızlarının uyurken devamlı yatağı ıslatmasından dolayı kızarlar ve onu evlerinin dışındaki karanlık tuvalete geceleyin kilitleyerek cezalandırırlar ve kızlarına bu kusurundan kurtulması için,cezasını çekerken Allah babaya dua etmesini söylerler.
Rusya'nın o çok soğuk kış şartlarında , o masum sübyanın gözyaşları içerisinde ,kusurundan kurtulmak için Allah babaya dua etmesi İvan'a çok dokunmuştur.İvan,"Madem ki herşeyin mutlak yaratıcısı ve sahibi tanrıdır.Ve herşey onun tasarrufu ve ruhsatı dahilindedir.O zaman böyle bir zulme ruhsat verdiği için tanrının adaletinin sorgulanması gerektiğini" Alyoşa'ya söyler.Ayrıca o çocuğun yetişkinlerden farklı olarak masum olduğunu ve onun gözünden akan bir damla yaşın bile,bu yaratımda ,hiçbir şeyle mukayese olunmayacak şekilde değerli olduğunu savunur.İvan,tanrı kavramına başkaldırısını ,böylece duygusal bir başkaldırma şeklinde noktalar.Alyoşa ise, İvan'a doyurucu bir cevap veremez.
Yine epey bir zaman önce,tesadüfen elime geçen THKP-C'nin yayın organı olan bir dergideki bir yazarın anlattığı bir olay,yukarıdaki örnekle paralellik arzediyordu.Yazar,12 Eylül döneminde ,16 yaşındaki bir kızın emniyette çektiği işkenceleri anlatıyordu.O işkenceler neticesinde kız ölmemişti ama, o kızın sonraki hayatında,ham fiziksel hem de ruhsal yapısında onarılamayacak yaraların açıldığından bahsediyordu.Yazar işkencecilerden bahsederken;"Eğer söylenildiği gibi bir tanrı varsa,işte bu tanrı,işkencecilere ruhsat verdiği için baş işkencecidir" diyordu.
Yine zaman zaman yazılarını zevkle okuduğum Can Dündar,17 ağustos depreminden sonra yazdığı yazısında,özellikle çocukların ölümü ve çektikleri acılar karşısında,yaratıcının adaletsizliğinden ve acımasızlığından dem vuruyordu.
Yukarıda anlatılan olaylardan ilk ikisinin gerçekten olup olmadığını bilmiyoruz.Ancak kesin olarak bildiğimiz,bu olayların olabilirliği.Çünkü bunlara benzer,hatta çok daha radikal olaylarla her gün o kadar çok karşılaşıyoruz ki,çocukların,hayvanların ve bitkilerin,yani öz olarak masum olanların zulme uğraması ile ilgili olarak.Bu çerçeveden bakıldığında,doğanın yasaları veya varsa tanrı kavramı,ki o adaletsiz bir tanrı oluyor,bizi hiçlik noktasına getiriyor.
Hiçlik noktasında ise,hiçbirşeyin üzerine pozitif bir değer yükleyemeyiz.Orada anlamdan söz etmek anlamsızdır.Değerden söz etmek değersizdir.O zaman dünyada bunca zulüm varken Sati'nin saflıktan bahsetmesinin,Adem'in yüce ideallerinin olmasının,Canan hanımın hayır işleri yapmasının ne önemi ve manası olabilir? Albert Camus'un dediği gibi herşeyin "Absürd" (Saçma,abes) olması gerekir.Hiç'e nasıl yer yurt sağlanabilir?Bu düzlemde erdemli olabilmenin yegane şartı intihardan başka birşey değildir.
Demek ki bu yaratımın bir manasının olabilmesi ancak mutlak adaletin yani tevhid inancının varlığı ile mümkün oluyor.Tüm bu var oluşun,her safhasında geçirdiği,iyi ve kötünün bir eşitleyeni olan,muhtevasını tam olarak bilemeyeceğimiz bir mekan,zaman ve halde,o hassas terazinin hakkı gerçekleştirmesi,taşları yerli yerine oturtuyor ve manaya önem ve değer kazandırıyor.Ne enteresan bir iştir ki,bu çerçevede insan için manayı yani "Hep"'i bulmak,ancak hiçliğin ayna olması ile mümkün oluyor.
İşte, "Hayatımız" dediğimiz yaşam süreçlerimizde hiçlik denizinde yüzmemiz,ancak onda boğulmamamız gerekiyor.Çünkü,insanlığımızın alt yapısını ,son derece uyanık ve sağlıklı bir bilinç oluşturulması yönünde ölene kadar çaba sarf ederek,asgari dahi olsa doğru oturtamazsak,bize verilmiş olan tüm yeteneklerimize rağmen,rüzgarda savrulan sonbahar yapraklarından başka birşey olamayız
Hiç düşündünüzmü? Bu dünya hayatına başlamamızla birlikte,ister farkında olalım isterse olmayalım,temel kaygımız "Hayatın anlamı" üzerine oluyor...Yaşadığımız hayatlarımıza anlam yükleme kaygımız o kadar temel bir ihtiyaç ki,bizi (Doğru veya yanlış fark etmez.) çok çeşitli arayışlara sürüklüyor.Kendimize,çevremize ve dünyaya baktığımızda,gördüğümüz zulüm ve haksızlıklar,bu arayışlarımızı daha da derinleştiriyor.
İşte,hayatı sadece 5 duyumuzla algılayıp,güncel tabir ile "Reel gerçekler" çerçevesinde yorumlamamız,bizi hiçlik denizinde boğuyor.Mutsuzluklarımızın,doyumsuzluklarımızın ve hazımsızlıklarımızın en büyük tetikcisi olan,hayatı reel gerçekler çeçevesinde yorumlamak kaygısı bizi rüzgarda savrulan sonbahar yaprakları misali oradan oraya savurup duruyor.
Yukarıda anlatılanları birkaç örnekle yorumlamak istiyorum.Çok eskiden okumuş olduğum,Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler isimli romanında,temel karakterlerden olan iki kardeş,İvan ve Alyoşa'nın bir diyaloğu çok ilginçti.(İvan bir nihilist,Alyoşa ise hıristiyan bir rahipti.) İvan'ın kardeşine anlattığı bir olayda,dindar olan bir anne ve baba,5 yaşlarındaki küçük kızlarının uyurken devamlı yatağı ıslatmasından dolayı kızarlar ve onu evlerinin dışındaki karanlık tuvalete geceleyin kilitleyerek cezalandırırlar ve kızlarına bu kusurundan kurtulması için,cezasını çekerken Allah babaya dua etmesini söylerler.
Rusya'nın o çok soğuk kış şartlarında , o masum sübyanın gözyaşları içerisinde ,kusurundan kurtulmak için Allah babaya dua etmesi İvan'a çok dokunmuştur.İvan,"Madem ki herşeyin mutlak yaratıcısı ve sahibi tanrıdır.Ve herşey onun tasarrufu ve ruhsatı dahilindedir.O zaman böyle bir zulme ruhsat verdiği için tanrının adaletinin sorgulanması gerektiğini" Alyoşa'ya söyler.Ayrıca o çocuğun yetişkinlerden farklı olarak masum olduğunu ve onun gözünden akan bir damla yaşın bile,bu yaratımda ,hiçbir şeyle mukayese olunmayacak şekilde değerli olduğunu savunur.İvan,tanrı kavramına başkaldırısını ,böylece duygusal bir başkaldırma şeklinde noktalar.Alyoşa ise, İvan'a doyurucu bir cevap veremez.
Yine epey bir zaman önce,tesadüfen elime geçen THKP-C'nin yayın organı olan bir dergideki bir yazarın anlattığı bir olay,yukarıdaki örnekle paralellik arzediyordu.Yazar,12 Eylül döneminde ,16 yaşındaki bir kızın emniyette çektiği işkenceleri anlatıyordu.O işkenceler neticesinde kız ölmemişti ama, o kızın sonraki hayatında,ham fiziksel hem de ruhsal yapısında onarılamayacak yaraların açıldığından bahsediyordu.Yazar işkencecilerden bahsederken;"Eğer söylenildiği gibi bir tanrı varsa,işte bu tanrı,işkencecilere ruhsat verdiği için baş işkencecidir" diyordu.
Yine zaman zaman yazılarını zevkle okuduğum Can Dündar,17 ağustos depreminden sonra yazdığı yazısında,özellikle çocukların ölümü ve çektikleri acılar karşısında,yaratıcının adaletsizliğinden ve acımasızlığından dem vuruyordu.
Yukarıda anlatılan olaylardan ilk ikisinin gerçekten olup olmadığını bilmiyoruz.Ancak kesin olarak bildiğimiz,bu olayların olabilirliği.Çünkü bunlara benzer,hatta çok daha radikal olaylarla her gün o kadar çok karşılaşıyoruz ki,çocukların,hayvanların ve bitkilerin,yani öz olarak masum olanların zulme uğraması ile ilgili olarak.Bu çerçeveden bakıldığında,doğanın yasaları veya varsa tanrı kavramı,ki o adaletsiz bir tanrı oluyor,bizi hiçlik noktasına getiriyor.
Hiçlik noktasında ise,hiçbirşeyin üzerine pozitif bir değer yükleyemeyiz.Orada anlamdan söz etmek anlamsızdır.Değerden söz etmek değersizdir.O zaman dünyada bunca zulüm varken Sati'nin saflıktan bahsetmesinin,Adem'in yüce ideallerinin olmasının,Canan hanımın hayır işleri yapmasının ne önemi ve manası olabilir? Albert Camus'un dediği gibi herşeyin "Absürd" (Saçma,abes) olması gerekir.Hiç'e nasıl yer yurt sağlanabilir?Bu düzlemde erdemli olabilmenin yegane şartı intihardan başka birşey değildir.
Demek ki bu yaratımın bir manasının olabilmesi ancak mutlak adaletin yani tevhid inancının varlığı ile mümkün oluyor.Tüm bu var oluşun,her safhasında geçirdiği,iyi ve kötünün bir eşitleyeni olan,muhtevasını tam olarak bilemeyeceğimiz bir mekan,zaman ve halde,o hassas terazinin hakkı gerçekleştirmesi,taşları yerli yerine oturtuyor ve manaya önem ve değer kazandırıyor.Ne enteresan bir iştir ki,bu çerçevede insan için manayı yani "Hep"'i bulmak,ancak hiçliğin ayna olması ile mümkün oluyor.
İşte, "Hayatımız" dediğimiz yaşam süreçlerimizde hiçlik denizinde yüzmemiz,ancak onda boğulmamamız gerekiyor.Çünkü,insanlığımızın alt yapısını ,son derece uyanık ve sağlıklı bir bilinç oluşturulması yönünde ölene kadar çaba sarf ederek,asgari dahi olsa doğru oturtamazsak,bize verilmiş olan tüm yeteneklerimize rağmen,rüzgarda savrulan sonbahar yapraklarından başka birşey olamayız











